

Konsantrasyon ve meditasyon karıştırılsa da çok farklı şeylerdir...
Soru:
Sevgili Osho,
Konsantrasyonla meditasyon arasındaki fark nedir?
Osho:
Meditasyon kısaca zihninizi bir yana atmaktır.
Bu nedenle meditasyonun bir zihin disiplini olduğunu söyleyenler
tümüyle yanılıyorlar. O bir zihin disiplini değildir, çünkü eğer
zihni disipline ederseniz daha da güçlenir. Zihin daha zayıfken,
disipline edilmemişken onu bir yana atmak daha iyidir. Bir kez
disipline edildiğinde sizinle sert bir mücadeleye girişir.
Bu nedenle konsantrasyon çalışması yapan biri için bu daha
zordur,çünkü konsantrasyon bir zihin durumudur. Evet, bu size daha
iyi, daha disiplinli, daha içe işleyen bir zihin verir. Fakat zihni
bir yana atmak daha zor olur. Bir kere ona güç vermişsinizdir, belli
bir berraklık vermişsinizdir.
Konsantrasyon meditasyon değildir, çünkü konsantrasyon bir zihin
disiplinidir ve meditasyon zihni bir tarafa atmak demektir.
Aslında İngilizce meditasyon sözcüğü doğru bir sözcük değildir,
çünkü Batıda meditasyona benzer bir şey hiç olmadı. Bunun için
kullanılan sözcük dhayanadır. Budist rahipler Çin'e gittiklerinde de
durum aynıydı, dhyanayı Çince'ye çevirecek sözcük bulamadılar,
böylece Çinlilerin kulağına Zana gibi gelen dhayana sözcüğünü
kullandılar. Böylece Japonca Zen sözcüğü çıktı, bu dhayana
sözcüğünün okunduğu gibi yazılmasıdır.
Meditasyon sözcüğü yine yanlış bir fikir veriyor, sanki bir şeyin
üzerine düşünüyormuşsunuz gibi sanki konsantrasyondan daha farklı
bir faaliyet değilmiş gibi. Bir şeye konsantre olursunuz, bir şey
üzerinde düşünceye dalarsınız, fakat her zaman bir şey ile
ilgilisinizdir. Ve dhayana tüm nesneleri atmak, üstüne konsantre
olabileceğiniz , düşünebileceğiniz her şeyi atmaktır, her şeyi atmak
geride bir şeyin kalmamasıdır, sadece konsantre olanın düşünenin
kalmasıdır.
Dhayana saf farkındalıktır.
İngilizce doğru bir sözcük yok bu yüzden dhyana karşılığında
meditasyon sözcüğünü kullandığımızı anlamalısınız. Dhayana
düşüncenin hiçbir nesnenin hiçbir rüyanın hiçbir arzunun hiçbir
şeyin olmadığı sadece boşluğun olduğu bir oluş hali anlamına
gelir.Bu boşlukta kendinizi tanımaya başlarsınız. Gerçeği
keşfedersiniz. Öznelliğinizi keşfedersiniz. O mükemmel sessizliktir.
Tıpkı zihni disipline etmenin yöntemleri olduğu gibi zihni bir yana
atmanın da yöntemleri vardır. Fakat Batıda daha da çok Amerika'da….
Çünkü batı kötüyse Amerika daha da kötüdür. Amerikan kitaplarına
bakıyorum şimdi değil dört yıldır hiçbir kitaba dokunmadım.
Amerika'da en çok satan kitaplar irade gücünüzü nasıl
geliştirebileceğiniz, insanları nasıl etkileyip daha fazla arkadaş
kazanabileceğiniz, nasıl zengin olacağınız hakkında.. Fakat hepsi
zihin disiplininden bahsediyorlar.
Elbette zihninizi disipline edersiniz, daha iyi bir rakip olursunuz,
istediğinizi daha kolay alabilirsini, insanları daha iyi
yönlendirebilirsiniz, insanları daha kolay sömürebilirsiniz.
İnsanları amacınız için bir araç olarak kullanabilirsiniz. Nietzche
bir kitap yazdı, Güce götüren irade(Will to Power) Batıdaki tüm
çabanın esası bu: güce götüren irade. Güce götüren irade gücünüzün
olmasını gerektirir ve irade gücü zihninizin disipline olmasının,
berraklaşmasının başka bir ismidir.
Hayır bu yöntemler işe yaramaz. Zihni bir kenara atmanın
yöntemlerini öğrenmelisiniz. Zihin zaten çok güçlü, onu daha da
güçlü yapmayın, çünkü kendi düşmanınızı beslersiniz. O zaten
berraklaşmış, okulunuz, üniversiteniz bunların hepsini yapıyor.
Bir üniversitede dokuz yıl profesörlük yaptıktan sonra istifa ettim.
Rektöre şöyle dedim: "bu işi yapamam, çünkü insanları mahvediyor."
"İnsanları mahvediyor derken ne demek istiyorsun?"diye sordu."
Öğrenciler seni seviyor, gitmene izin vermezler. Ve neye dayanarak
insanları mahvetmeye devam edeceğini söylediğini anlamıyorum."
Dedim ki "Anlamayacaksınız, çünkü Hindistan'da doğmuş olsanız bile
Hindistan'ı tanımıyorsunuz. Barı'da eğitim gördünüz" tüm
yaşamı boyunca batıda kalmıştı. " Tüm bu kitapları, öğrettiğim bütün
bu psikolojileri kendime rağmen öğretiyorum. Bunların bu insanlara
zararı olacağını biliyorum. Zihinleri zaten kötü şekillenmiş ve
şimdi daha da güçlenecek, zihin esareti daha da güçlenecek"
Sahte dinler zihin disiplinine dayanır.
Gerçek dinin işi zihni bir yana atamaktır.
Ve bu, bir şekilde çok kolaydır. Bu disiplinler çok zordur. Zihni
konsantrasyon için eğitmek çok zordur, çünkü karşı çıkmaya, eski
alışkanlıklarına geri dönmeye devam eder: Yine çekersiniz, yine
kaçar. Onu yine konsantre olduğunuz konuya getirirsiniz ve birden
başka bir şey düşündüğünüzü keşfedersiniz, neye konsantre olduğunuzu
unutursunuz: Bu kolay bir iş değildir.
Fakat zihni bir kenara atmak çok kolaydır-hiç zor değildir. Tek
yapmanız gereken izlemektir. Zihninizde neler olursa olsun müdahale
etmeyin, durdurmaya çalışmayın. Hiçbir şey yapmayın, çünkü
yaptığınız her şey bir disiplin olacaktır.
Bu yüzden hiçbir şey yapmayın.Sadece izleyin.
İzlemek bir şey yapmak değildir. Tıpkı güneşin batışını veya gökteki
bulutları ya da sokaktan geçen insanları izlediğiniz gibi,
zihninizin düşünce, düş, kabus trafiğini izleyin-ilgili,
ilgisiz,sürekli, süreksiz, olup biten her şeyi. Ve bu her zaman
sıkışık saattir. Sadece izleyin, ilgilenmeden bir kenarda durun.
Sahte dinler sizin ilgisiz kalmanıza sizin vermez: Açgözlülüğün kötü
olduğunu söylerler, yani açgözlülük düşüncesi geldiği zaman hemen
atıp bunu önlemeye çalışırsınız, aksi taktirde açgözlü olursunuz.
Öfke kötüdür,eğer zihninizden öfkeli bir düşünce geçerse hemen
atılırsınız- bunu değiştirmelisiniz, nazik ve şefkatli olmalısınız
ve tıpkı kendiniz gibi düşmanınızı da sevmelisiniz.
Böylece bütün eski dinler size neyin doğru neyin yanlış olduğuna
dair düşünceler vermiştir- ve eğer zihninizden yanlış bir şeyler
geçerse kesinlikle bunu durdurmalısınız.Müdahale etmelisiniz, hemen
fırlatıp kökünden sökmelisiniz. Meseleyi anlıyorsunuz.
Bu nedenle size neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemiyorum.
Benim tüm söylediğim izlemenin doğru, izlememenin yanlış olduğudur.
Ben bunu çok basitleştiriyorum, gözlemci olun.
Bu sizin işiniz değil- eğer zihninizden açgözlülük geçiyorsa bırakın
geçsiz. Siz kim oluyorsunuz da müdahale ediyorsunuz? Neden
zihninizle bu kadar özdeşleşiyorsunuz? Neden ben açgözlüyüm ben
öfkeliyim diye düşünüyorsunuz? Sadece bir öfke düşüncesi geçiyor.
Bırakın geçsin, siz sadece izleyin.
Eski bir hikaye vardır…. Memleketinden gitmiş olan bir adam geri
gelir ve evinin yandığını görür. Bu şehirdeki en güzel evlerden
biriydi ve adam evi çok seviyordu. Pek çok insan eve iki kat fiyat
vermeye hazırdı, fakat adam hiçbir fiyatı kabul etmemişti ve şimdi
ev gözlerinin önünde yanıyordu. Ve binlerce kişi toplanmıştı, ama
hiçbir şey yapılamıyordu.
Yangın o kadar ilerlemişti ki söndürülse bile hiçbir şey
kurtarılamazdı. Oğlu koşarak geldi ve kulağına bir şey fısıldadı,"
Kaygılanma. Evi dün sattım ve çok iyi bir fiyata-üç katına. Teklif o
kadar iyiydi ki seni bekleyemedim. Affet beni."
Fakat babası şöyle dedi: "Eğer onu fiyatının üç katına sattıysan
iyi". O zaman baba da diğer insanlar gibi izleyici oldu. Bir dakika
önce izleyici değildir, özdeşleşmiştir. Ev aynı ev, yangın aynı
yangındır- fakat şimdi adam ilgilenmiyor.Tıpkı başkalarının
eğlendiği gibi o da eğleniyor.
Sonra koşarak öteki oğlu gelir ve babasına şöyle der: "Ne
yapıyorsun? Gülümsüyorsun ve ev yanıyor" Babası "bilmiyor musun"
der "kardeşin onu satmış".
Oğul der ki: "Satmaktan bahsetti, fakat daha hiçbir şey yapılmadı ve
adam artık evi almayacak." Ve yine her şey değişir. Gözyaşları
yeniden adamın gözlerine dolar, artık gülümsemez, kalbi hızla atar.
İzleyici gitmiş, yeniden özdeşleşmiştir.
Ve sonra üçüncü oğul gelir ve şöyle der: " Bu adam sözünün eridir:
şimdi ondan geliyorum". "Evin yanıp yanmaması önemli değil. O benim
ve anlaşmış olduğumuz fiyatı ödeyeceğim. Ne siz ne de ben evin
yanacağını bilmiyorduk" dedi. Adam yine bir gözlemci olmuştu. Artık
özdeşleşmiş değildi. Gerçekte hiçbir şey değişmez, sadece "Evin
sahibi benim, ben evle bir şekilde özdeşim" düşüncesidir tüm farkı
yaratan. Hemen ardından şöyle hisseder,"Ben özdeşleşmiyorum: Başka biri aldı evi, ebenim onunla bir ilgim yok. Ev yanarsa yansın."
Zihni gözlemenin basit yöntemi budur: İşte onunla bir ilginiz
yoktur… Zihninizin düşüncelerinin çoğu sizin değil,
ebeveynlerinizin, öğretmenlerinizin, arkadaşlarınızın, kitapların,
sinemaların, televizyonun, gazetelerin düşünceleridir. Sadece ne
kadar düşüncenin kendinizin olduğunu sayın ve tek bir düşüncenin
bile sizin olmadığını görünce şaşıracaksınız. Hepsi de başka
kaynaklardan gelir, hepsi de ödünç alınmıştır. Ya başkaları, sizin
üstünüze atmıştır bunları ya da aptal gibi siz bunu kendi üzerinize
almışsınızdır. Fakat hiçbiri sizin değildir.
Zihin bir bilgisayar gibi çalışarak oradadır, o bir biyo-
bilgisayardır. Bir bilgisayarla özdeşleşemezsiniz. Eğer bilgisayar
ısınırsa siz de ısınmazsınız. Eğer bir bilgisayara kızar ve altı
harfli sinyaller verirse kaygılanmazsınız: ne olduğuna, hatanın
nerede olduğuna bakarsınız, fakat olaydan kopuksunuzdur.
Sadece küçük bir hüner…. Ben buna yöntem bile demiyorum, çünkü bu
ağır bir havca veriyor: ben buna hüner diyorum, sadece bunu yaparak
bir gün bunu yapabilir hale gelirsiniz. Pek çok defa başarısız
olacaksınız, kaygılanacak bir şey değil bu… kayıp değil, doğal bir
şey. Sadece bunu yaparak bir gün oluverir.
Bir defa oldu mu,bir an için bile gözlemci oldunuz mu şimdi nasıl
gözlemci olunacağını biliyorsunuz, tepelerdeki, uzaklardaki
gözlemci. Ve bütün zihin orada, karanlık vadinin derinliklerinde ve
bunun için bir şey yapmanız gerekmez.
Zihin hakkındaki en tuhaf şey eğer bir gözlemci olursanız kaybolmaya
başladığıdır. Tıpkı ışığın karanlığı dağıtması gibi, gözlemcilik de
zihni, zihnin düşüncelerini, tüm teçhizatını dağıtır.
Yani meditasyon sadece gözlemciliktir, farkındalıktır. Ve bu açığa
vuru- bunun icat etmekle bir ilgisi yoktur. O hiçbir şey icat etmez,
sadece orada olanı keşfeder.
Peki orada ne vardır? Girersiniz ve sonsuz bir boşluk bulursunuz, o
kadar güzel, o kadar sessiz, o kadar aydınlık, o kadar mis kokuludur
ki tanrının krallığına girersiniz.
Benim deyişimle tanrısallığa girmişsinizdir.
Ve bir kez buraya girip çıkınca tümüyle yeni bir insan olursunuz.
Şimdi özgün yüzünüz ortaya çıkmıştır. Tüm maskeler kaybolur: Aynı
dünyada yaşarsınız, fakat aynı şekilde değil. Aynı insanların
arasında olursunuz fakat aynı tavırla, aynı yaklaşımla değil.
Sudaki bir nilüfer çiçeği gibi yaşarsınız- suda fakat asla suya
değmeden.
Din içinizdeki bu nilüfer çiçeğini keşfetmektir.